Kasım 16, 2023

BİR KÜLTÜR İMPARATORLUĞU KURABİLMEK

BİR KÜLTÜR İMPARATORLUĞU KURABİLMEK

Ülkelerin kuruluş yıl dönümleri, özellikle onuncu, yirmi beşinci, ellinci ve yüzüncü yılı gibi önemli dönemleri insanların bir araya gelmesine, geçmişlerini müzakere ederken geleceklerini tahayyül etmelerine imkân veren çok önemli dönemlerdir. Yüzüncü yılını kutlayan Türkiye Cumhuriyeti de bu yıldönümünü yeni yüzyılda yaşayacağı başarıların sıçrama noktası olarak görmelidir.

Ülkemiz, I. Dünya Savaşı’nın ardından Çanakkale’de dünyanın egemen güçlerine karşı verdiği mücadele ile tarihin seyrini değiştirdi. Türkiye’nin kurtuluş ve yeniden kuruluş süreci küllerinden doğan yeni bir devlet yarattı. Elbette bu yeni bir devletti ama Selçukludan Osmanlıya Anadolu’yu yurt edinmiş insanların bu topraklarda inşa ettiği strüktürün ve yarattığı kültürün üzerine kurulmuştu. Başka türlüsü mümkün olamazdı zaten. Türkiye Cumhuriyeti bir yeniden doğuşun simgesi olmakla birlikte aynı zamanda bin yılı aşkın bir devamlılığın, daha ötesi binlerce yıllık Anadolu tarihinin 20. yüzyılda yeniden vücut bulması anlamına geliyordu. Yani bir kopuş değil, bir devamlılıktı. Nitekim BM de bunu hukuken böyle kabul etti.

21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken insanlık hayal edilemeyecek düzeyde bir ilerleme yaşasa da özellikle son yıllarda özellikle ağ teknolojilerinin gelişimi birçok konuda hakikatin esnetilmesi, farklı yorumlara açık hale getirilmesi gibi sorunları da ortaya çıkardı. Bu durum sadece ülkemizde değil, dünyanın gerek gelişmiş toplumlarında gerekse daha geri kalmış coğrafyalarda kutuplaşmaları artırdı. Bugün kuzeyden güneye komşularımızda yaşanan acılar, insan yaşamının değerini hiçe sayan terör örgütleri, sivil yerleşimleri, hatta hastaneleri bombalamaya kadar asgari savaş hukuku kurallarını bile hiçe sayan terör devletleri, bunları hiçbir merhamet emaresi göstermeden seyreden, neredeyse zımni destek veren güya uygar ülkeler dünyanın bir barış eline ihtiyacı olduğunu gösteriyor. İşte bu el Türkiye olabilir.

Ülkemiz uzun zamandır farklı konularda ayrışmalar yaşıyor. Bu ayrışmaların tarafları ve ayrışma nedenleri yazının konusu olmasa da Cumhuriyet’in yeni yüzyılının hayalimizdeki gibi olması için, farklılıklarıyla bugüne kadar bir arada yaşamayı başaran toplumumuzun ayrışmak yerine birçok temel konuda birleşmesi gerekiyor. Son Akşam Yemeği filmi tam olarak bu birleşmenin değerini anlatan ve birbirimize karşı empati kurmamızı salık veren bir film olarak öne çıkıyor.

Bütün inanç ve düşünce ayrılıklarımıza rağmen hep birlikte ortak bir ütopya inşa edebilmeliyiz. Bunu başarmamızı sağlayacak kültürel genlere sahibiz. Anadolu topraklarının en dalgalı zamanlarında bile umudu yeşerten, iyiliği ve kardeşliği sessiz dizeleriyle neredeyse haykıran Yunus Emre’nin sesini kulaklarımızda hissedebilsek bile bu bize yeter.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış.” sözünde sentaks olarak da semantik olarak önde yer alan “yurtta barış”ı sağlayabilirsek dünyaya da barış tohumları serpebiliriz ancak. Hiç kimse inanç ve düşüncelerini değiştirmek zorunda değil, barışı başarabilmek için empati duygumuzu harekete geçirmemiz yetecektir.

Ünlü Fransız antropolog ve düşünür Marc Augé’ye göre eğer bir yer (space); kültür, kimlik ve tarihle tanımlanamıyorsa orası “non-space”, yani “olmayan yer”dir, “yok”tur, “hiçbir yer”dir. Ülke olarak çok büyük bir avantajımız var. Anadolu’da boylu boyunca bir kültürel servetin üzerinde oturuyoruz. Artık bu kültürel serveti bir kültürel sermayeye dönüştürebilmeliyiz.

İstanbul, bölgesinin başkenti… Marmara Balkanlar’a ve Avrupa’ya, Ege Antik Yunan’a, Akdeniz Cebelitarık’a kadar Akdeniz havzasına, Güney Doğu Mezopotamya’ya, Doğu Hazar’a ve ötesine, Karadeniz Kafkasya’ya ve Rusya’ya açılır. Böyle bir toprak parçası yeryüzünde yok. Bu topraklar dünyanın tam kalbi, o nedenle bunun bir sürü dezavantajını yaşıyoruz; avantajını yaşamak içinse ne yapabiliriz, bunun üzerinde düşünüp çalışmamız gerekiyor. Neredeyse dünyanın kalbi hükmündeki bu topraklar, kültürel olarak alan, veren, aldıklarını işleyip yeniden dağıtan bir merkez. Hem Osmanlı coğrafyasının tamamında hem de akrabalığımız olan coğrafyalarda ortak kültürel izlerimiz çok büyük bir potansiyeli işaret ediyor. Kahveyi cezvede pişiren ve fincanda içen her bölge bizimdir. Biz de onların… Siyasallaştırmadan bu kez bir kültürel imparatorluk kurabiliriz.

Jean Baudrillard’ın “İstanbul, jeolojik olarak da pek çok uygarlığın, kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş bir tortu kenti. Amerikan kentlerinde yukarı, İstanbul’da ise derine doğru bir dikeylik söz konusu. (…) Bir tür derin zamansallık anlamında, düşler biçiminde de olsa kendini hissettiren tüm o fosil kültürlerden yayılan bir sızıntı söz konusu.” sözünü tüm Anadolu’ya teşmil edebiliriz aslında.

Barut savaş gücünü, pusula yeni toprak keşiflerini ve ticareti, kağıt ve matbaa ise bilim ve sanatı temsil eder. Hepsi de Çinliler tarafından icat edilmiştir. Fakat Çinliler, Azteklerin tekerleği icat etmiş olmalarına rağmen araba yapmayı akıl edemeyip onu sadece çocuk oyuncaklarında kullanmaları gibi barutla eğlenceli havai fişekler yapıyorlardı. Asırlar sonra başka bir akıl bu dört şeyi bambaşka bir paradigmayla ve birlikte kullanabilmeyi başardı. Son birkaç asırda sadece barutla egemenlik kurulamayacağını da görmüş olduk, kağıt, matbaa ve pusulaya yüz vermeyen toplumlar geri kaldılar, barut imparatorlukları yıkıldı. Şimdi en azından nereden başlanması gerektiği apaçık görünüyor. Kağıt, matbaa ve pusuladan… Yani bilimden, sanattan, kültürden ve ekonomiden. Fetih imparatorlukları dönemi elbette bitti ama bir kültür imparatorluğu inşa etmemizin önünde hiçbir engel yok. Yani bugün de Viyana kapılarına dayanabilir, ama bu kez gönülleri fethetmek için yaparız bunu.

Bütün kültürel etkileşimler gibi sinema da gönülleri fethetmenin önemli bir unsurudur. Böyle bir kültür imparatorluğunda gömülü hikayeleri diriltmekle, yepyeni hikayeler yazmakla çok büyük atılımlar yapabiliriz. Ve emin olun bu atılımlar arkasından farklı alanlarda birçok başka atılıma öncülük edecektir.

Filmimize dönecek olursak… 28 Ekim 1923 günü ve akşamı Ankara sokaklarından, Çankaya Köşkü mutfağı ve yemek salonundan cumhuriyetin ilanına bakan filmimiz, aynı zamanda bugüne kadar alışılagelmiş Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı gibi temaları işleyen filmlerden net bir şekilde ayrışıyor. Bu ayrışmanın en temel ögesi filmin merkezine epik bir mücadeleyi almak yerine tam o dönemde savaştan yeni çıkmış bir halkın gelecek arayışına odaklanması olduğunu söyleyebilirim. Farklılıklarına rağmen birlikte var olmayı başarmış, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı mücadelenin etrafında kenetlenerek ülke topraklarını işgalden kurtarmış bir halkın duygularına da odaklanıyor. Cumhuriyetimizin 100. yaşında biz, tüm farklılıklarımıza rağmen her koşulda bir arada yaşayabileceğimize yürekten inanıyoruz. Son Akşam Yemeği filmi tam da bu konuyu naif bir hikâye ile anlatıyor. Cumhuriyetimizin yüzüncü yaşını kutladığımız bugünlere ve geleceğe sinema sanatının bir armağanı olarak Son Akşam Yemeği, bizi farklıklarımızla aynı sofrada olmaya davet ediyor. Daha ötesi, belki bir kültür imparatorluğu kurma yolunda bir işaret fişeği yakıyor.

İyi seyirler diliyorum.

 

SON AKŞAM YEMEĞİ FİLMİ İÇİN ÇIKARILMIŞ EKİM 2023 TARİHLİ HAVADİS ADLI GAZETEDE YAYIMLANMIŞTIR.
MAKALE
Share: / / /

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.